Yazı kategorisi: Genel, Okul Dönemi - 7+, Okul Dönemi - 9+, Okul Dönemi 13+

Kehanete Göre Bir Gün Yine Sana Döneceğim: Efsaneler Kenti İstanbul

Benim İstanbul’umdan söz etmek için fırsat kolluyor gibi hissediyorum bazen. Kente köşesinden bucağından değen bir kitap dahi olsa elimdeki, bazen ne kadar özlediğimi hatta -aynı ülkede değilmişim gibi- özlemden burnumun direğinin sızladığını bazen ayrıldığım için çok mutlu olduğumu ve asla dönmeyi düşünmediğimi; İstanbul’a duyduğum gelgitli tutkuyu anlatıyorum kitabın sözüne başlamadan önce. 

Bu kez İstanbul’dan söz etmek için fırsat kollamama gerek yok çünkü her satırında okuruna İstanbul yokuşlarında adımlar attıran, kalabalık çarşılarının seslerini dinleten, vapur dumanları arasında balıklarının adlarını fısıldayan, kalbi kentte atan; kendisi İstanbul olan bir kitapla tanıştırmak istiyorum henüz adını işitmemiş olanları: Efsaneler Kenti İstanbul.

Refik Durbaş, kısa bir tarih turuna çıkarıyor okurunu ilkin. Öyle ders kitaplarında gördüğünüz türden değil ama, yalınlığıyla çarpıcı, kısalığıyla üzücü bir metin. Sonra kentin adları, kehanetleri -ah, en sevdiğim!-, tılsımlı anıt söylenceleri… Yokuşlar, meydanlar, tepeler, hamamlar; bugün İstanbul’u tanımak isteyenler kitabı cebine atıp yola koyulsa gözüne değecekler ve Mehmet’ler, hattatlar, tulumbacılar, bayram yerleri; kimleri kimleri gördü bu koca şehir diye düşünenleri, zamanlar içinde bir zamana gönderiveren tarihi anlatılar birbiri ardına diziliyor kitap boyunca.

Söylencelerin binbir gizem taşıyan mekânları, dehlizler, sarnıçlar, çukurlar… Kaz sürülerinin konakları, kitapçıların çarşıları; işlevleriyle semtlere adlarını veren mühim duraklar… İstanbul’u önce kuşbakışı görüyoruz, sayfalar ilerledikçe semtlerde, sokaklarda gezinmeye başlıyoruz, yaklaştıkça her şey daha kanlı canlı, hikâyeler daha sıcak. Çarşılarda, hanlarda, konaklarda geziniyoruz sonra, bazen de dışarıdan gözlüyoruz içeride olan biteni. İp üstündeki cambazın sesini, Ayasofya kuyularının kokusunu, sakızlı muhallebinin tadını anlatıyor Durbaş okurlarına. Mekânlarla temasımız arttıkça fark ediyoruz ki, tarih de ilerliyor bize doğru. 1928’de Taksim’de Cumhuriyet Anıtı’na bakıyoruz, 1950’lerde Levent’te  bir kırtasiyedeyiz, tezgâhın ardında hayran olduğumuz bir yazar duruyor.

Onlarca semtin adı değişiyor, onlarca yapı yıkılıyor, onlarca yapı kuruluyor; insanlar doğuyor, insanlar göçüyor; kentin çehresi değişiyor ve biz Çemberlitaş’tan Kazlıçeşme’ye doğru yürüyoruz hızlı hızlı, merakla. Kaldırımın kıyısındaki gören, onun hikâyesini anlatan şair Refik Durbaş’ın bakışıyla bir koca kentin tarihini söylencelerini, mimarisini, insanlarını birer sayfalık öykülerle tanıyoruz.

Örme Sütun’un İstanbul’u depremlerden koruduğuna inanıldığını, bedestenlerin her sabah bölükçübaşıların duaları ile açıldığını, teknelerin taşdıkları yelken sayısına göre farklı isimler aldıklarını, kent mutfağında tıpkı reçel gibi kahvaltıda yenen murabba adlı bir tatlı olduğunu, eski bayram yerlerinde belden aşağısı balık şeklindeki kostümler giyenlere deniz aygırı dendiğini, Aya İrini’nin uzun süre silah deposu olrak kullanıldığını, Cerrahpaşa Hastanesi’nin kuruluşuna dair miraslı, evlilikli bir rivayet olduğunu ve daha nicesini Efsaneler Kenti İstanbul’dan öğrendim. Bitmesi istenmeyen bir şiir ile yalın bir tarih metni arasında duran Durbaş üslubunun açtığı iştahla dahasını, dahasını öğrenmeye niyetlendim.

İstanbul’u seven, uzaklardan bakıp tanımak isteyen, başka diyarlarda hasretini çeken, her sokağında izim olsun diyen, günlük koşturmacasında trafiğinden gayrısını görmeyip illallah eden; kentin adı kulağında başka anlamlarda çınlayan ama İstanbul ile bir biçimde bağı olan yedi yaş üzeri her okur için kent tarihine giriş kitabı, Efsaneler Kenti İstanbul. Genç okurlar kitabın sonundaki sözlükle, yetişkin okurlar ise kaynakçaları da edinerek daha uzun İstanbul yolculuklarına çıkabilir.

Kitabı Burcu Yılmaz resimlemiş, işlerini yakından takip ediyorum ve bayıldığımı sıkça söylüyorum sosyal medya hesaplarımda. Bu aşinalık sayesinde kitabın kapağını aralarken ne görmeyeceğimi biliyordum, sayfalar ilerledikçe büsbütün mesuttum. İstanbul gibi kendine has bir kenti böyle sıradışı resimleyerek hakkını teslim ettiği için bin teşekkür kendisine. 

Ve bir minik not: Ben İstanbul’un tarihi adlarından en çok, her çağını anlatan, bin anlam barındıran Şehir’i sevdim, tılsımlı anıt söylencelerinden ise en çok Zeyrek’teki mağaranınkini çünkü koncolozların her kış arabalarına binip kenti dolaştığı düşünmek çok görkemli bir hayal.

Efsaneler Kenti İstanbul, Refik Durbaş’ın kaleminden Burcu Yılmaz’ın çizgileriyle Hep Kitap tarafından yayımlanıyor.

Yorum bırakın