Okurun hafızasına yolculuğun önemli duraklarından bir cümle, bir nesne, bir sahne bırakan kitaplarla bağım daha güçlü. Kahramanın yolculuğunu eksiksiz ve birlikte -bazen o olarak- tamamlamış olmanın mükâfatlarını taşımaktan fazlası söylemek istediğim. Okurun yolunu birikimle değil, anda dönüştürmek belki… Atta’nın yolculuğundan çok söz kaldı bana ama en önemlisi bir soru: neden?
Kahramanımız için bilinmeyen diyarları bol bir evrene adım attığımızı kitabın kapağını açar açmaz anlıyoruz. Solunda Güneş Ülkesi, sağında Ayaz Diyarı olan bir haritanın orta yerindeyiz. Vahşi Çayır, Engin Deniz, Lanetli Topraklar ve nicesi. Diyarların üzerinde orada yaşayan klanların adları. Gezip görecek ne çok yer, tanıyacak ne çok insan var, değil mi? Ama hemen serüven hülyalarına kapılmamalı, Atta’nın zamanında yolculuklara çıkmak hiç de kolay değil. Denizin Öte Yakası’nı görmeye niyet etmeyi bırakın, akşam yemeği bulmak için klandan ayrılanlar dahi dönemiyor bazen. Küçücük bir sıyrığın, bir yaprak ucunun insan öldürmesi mümkün çünkü Taş Devri’ndeyiz.

On birindeki Atta, Serin Yöre’den bir Mengel. Ailesiyle birlikte Böcek Klanı’na mensup. Annesine, ablasına, klandaki tüm kadın ve kız çocuklarına biçilmiş görev listesinden rahatsız. İyi bir toplayıcı olmak değil hayali, bu yüzden bitki ve yemişleri sepetlere doldururken hep öfkeli. Diğer çocukların adımlamayı öğrendiği yaşta kusursuz bir takla attığı andan beri, hep heyecanlı işlerin peşinde. Canının acısına aldırmadan kararlı ve cesur istediği şeyi yaparken. Klanın şifacısına göre, “Atta sincap gibi başına buyruk ve bir aslan kadar cesur olacak.” Sakin tepkiler vermek, çay içip yemişlerden konuşmak… Hayır, biliyor Atta, hayat bu kadar değil. Öte diyarların sesini kadınlar da duyabilir. Ama çok sevdiği ablası Palma, Lanetli Topraklar’da aniden kaybolduğundan beri abisi Wildo’nun Atta’yı kadınların arasına gönderme emirlerinin tonu ve bu konuda klandakilerden gördüğü destek daha net. Korkunun hafızası, kaçınılan akıbetin gölgesi, tüm baskılardan daha güçlüdür genelde. Ve cesurlar, genellemelere nanik yapar diye eklemeli hemen sonra. Genç erkekler kaygılarını içine gömmeye çalıştıkları gururla yola koyulurken Atta’nın sesi duyuldu bu yüzden: “Meyve toplamaya gitmeyeceğim. Sizinle ava çıkmak istiyorum.” Bu isyana yanıt bolca alay ve annesinin yanına gönderilmek olduğunda yılmadı Atta. Üstelik Wildo, Atta’nın evcil kurdu Bıçkın’ı da -neredeyse zorla- yanına almıştı. Bir süre saklandı ve sonra çam ormanına doğru koştu, koştu, koştu kahramanımız. Avcıların izinden giderken rüzgârı yüzünde hissetti. Sonunda ve ilk kez özgürdü.
Hayır, Atta’nın hikâyesini artık bilmiyorsunuz, anlattıklarımın tamamı ilk birkaç sayfada yaşandı ve bu asi kızın öyküsü tam da o anda, ormana doğru soluksuz koşarken başladı. Çünkü yol, cesaret edenindir.



Tek bir soru bazen tüm kapıları aralar. “Neden?” İsyandan nasiplenmiş bu soruyu çok kez çınlattı Atta koşmadan önce. Neden kadınlarla yemiş toplamak zorundayım? Neden ava gidemem? Annem neden abartılı tepkiler verdiğimi söylüyor? Neden birbirimize kolyelerimizi ve uzun saçlarımızı göstermek zorundayız? Anneannem neden daha yavaş hareket etmem konusunda söyleniyor? Neden? Neden? Neden? Bu soruların zemini bugün de mevcut, biliyoruz ama belki daha kolay sorması. Daha kolay çünkü biz, bu soruyu bizden önce soran kadınların, kız çocuklarının sesini kucaklayıp çoğalttık. Mesela Atta’nın “Meyve toplamaya gitmeyeceğim!” dediği andaki cesareti birikti birikti çağlar boyunca, geldi zihnimize işlendi. Peki ya Atta? Sadece kız olarak doğduğu için cesur olamayacağını ona kim öğretti? Ya çok korktuğu hâlde ava gitmek zorunda olduğunu erkek arkadaşlarına kim belletti? Ablası Palma ve nicesi dönmediği hâlde uzaklara gitme hayalini nasıl kurdu Atta? İşte onun hikâyesini böyle okumalı, “tarih boyunca…” diye başladığımız cümlelerde soluklanarak, taştan mızrak oyan bu kızın asilik mirasını en başa yazarak.

Klanın avcılarına yetişti mi Atta, bunu bilmiyorum, ben yolculuğun ona neler öğrettiği ve sorusunu nasıl biçimlendirdiğiyle ilgiliyim ama sakın bir cesaret yolculuğundan ibaret sanmayın onun hikâyesini. Okurunu yanına kattığı bir tarih ve antropoloji dersindeyiz aynı zamanda. Kusursuz Göl nasıl kurudu, bir bizon hangi koşullarda hayatta kalabilir, sırtlan nasıl tuzaklara düşer, katırtırnağı nasıl kokar, Neanderler neye benzer, suya yaklaşmadan neler yapmalı? Türlü çeşit bitkiyle, ağaçla kaplı bir ormanda hayatta kalmaya çalışan Atta, onların yapraklarını, şifalarını, tatlarını da anlatıyor okuruna. Mamutun o kocaman dişlerini öyle detaylı tasvir ediyor ki, incecik bir ürperti geziniyor sayfalarda -o dişlerle nasıl olup da o kadar yakın bir temas kurduğunu sormayın lütfen, anlatamam. Bulaşık makinesinin programın bittiğini haber veren alarmına yavrularını önüne katmış avcılardan kaçan bir anne geyiğin homurtusu karışıyor, işte böyle bir zaman yolculuğu davetiyesi Atta’nın okuruna hediyesi. 2026’da bir koltukta kitap okurken taş devrinde bir mağara resminin anlamını çözmeye çalışmak mı, neden olmasın?


Yol boyunca onlara benzemeyi reddettiği için yola koyulduğu kadınları düşünüp duruyor Atta. Ona şarkı söylemenin iyileştirici gücünü fısıldayan annesini, başına neler gelmiş olabileceğini düşünmekten hiç vazgeçmediği ablasını ve Neanderlere özgü özellikleriyle bambaşka biri olan anneannesini, anneannesine bakıp şaşkınlık geçiren Mengel klanı kadınlarını…Hımm, galiba en çok Neander anneannesinin güçlü, kıllı kollarını, yeme alışkanlıklarını, dille ilişkisini, resimle iletişim kurma becerisini. Ve maalesef, işleri sürekli kızlara, oğlanlara göre ayırıp Atta’ya kenara çekilmesini öğütleyerek söylenmesini -insan her zaman en çok olmak istemediğiyle ilgili galiba. Neden kenara çekilmeliydi Atta? Neden ondan bir savaşçı olamazdı? Etraftaki her şeyin silaha dönüşebildiği bir çağda üstelik! Ünvanların büyük büyük kurumlardan alınmadığı zamanlarda… Düşündü taşındı ve yeni yolunda kendisine yeni bir kimlik buldu Atta.
Mağara aslanı, mamut, vahşi kurt, kılıç dişli kaplan ve adını hatırlamadığım türlü hayvanla karşılaştı, defalarca “Buraya kadarmış!” dedi. Ve defalarca gerçek olduğuna inanamayacağı kadar sıcak karşılandı, hatta klan liderliği serildi ayaklarının dibine ama ne pes etti Atta ne de tamah. Hayatını ferahlık içinde sürdürebileceği imkânlarla karşılaştığında dahi neden diye sormaktan ve içine sinmeyeni reddetmekten vazgeçmedi, onu Atta yapan, hikâyesini okumamızı sağlayan da buydu belki. İçinde bulunduğu koşulların insanı nasıl biçimlendirildiğini, özelliklerini nasıl dönüştürdüğünü; hayvanların doğaya uyum sağlama sürecinde nelerin başkalaştığını öğrendi yolculuğu boyunca, öğrendiklerini okuruna da anlattı, yolculuğuna yön veren Taş Devri’nin öğrencisi yaptı onu da.


Haritanın bir diğer köşesine, Alçacık Çalılık’a vardığında ise derin bir soluk almak düştü bize. O hep merak ettiği öte diyarlara, hep olmak istediği Savaşçı Atta olarak vardığında, hayalini kurduğu bir başka düzeni kanlı canlı gördü. Hayvan derilerinden yapılmış fiyonklarla bezeli uzun, kabarık saçlarla ava gitmek, avcıları yönetmek mümkün müydü? Peki ya bu diyardan göçmüş anneannesine kültürünü unutturup, kadınları yemiş toplayıcı olmaktan ibaret sandıran neydi? Mengel klanında ısırgan otu çayına doymuş Atta, Alçacık Çalılık’ın Neander kızları için yeni bir rüzgâr mı demekti?
Atta’nın yolculuğu uzun ve çok katmanlı. Ben önemli duraklarında soluklandım, kitabın okuruna bıraktığı büyülü anları, sözleri sizinle paylaştım. Temas ettiği her insan yeni bir soru bıraktı Atta’nın avucuna, her hayvan biraz korku, biraz da kendine güven ve karşılıksız sevgi… Zorda kaldığı çoktu ama hem insanlardan hem hayvanlardan sarılıp sarmalandığı dostluklar edindi, beklemediği mutluluklar çaldı kapısını; yola çıkanı bekleyen sürprizleri fısıldadı. Değişip dönüşüp kendi öyküsünün kahramanı olurken okurunu küçük kızların sincap kuyruğundan kolye ucu yaptığı, keşfedilenin mağara duvarlarına çizilerek sabitlendiği çağa götürdü yanında. Korkuyu, neşeyi, cesareti birlikte keşfetmenin yollarını anlattı. Her fırsatta cümlenin başına yerleştirdiğimiz insanlık tarihini, küçük bir kız çocuğunun yolculuğuyla düşünme fırsatı verdi. Neydik, nerelere geldik? Taş Devri ezberlediğimiz gibi yekpare deneyimler çağı mıydı? Başka türlüsünün mümkün olduğuna inanmak arzusu, ne zamandan beridir bizimle? Buraya gelirken nasıl dönüştü türümüz; kimleri, neleri ardımızda bıraktık? Neyimiz büsbütün farklı o zamanımızdan, neyi tıpatıp sürdürüyoruz? Ezbere yaptığımız bir dolu hareket ne zamanların mirası bize? Duygular da bedenler gibi dönüşür mü şartlar insanı baskıladıkça? Ya cesaret, onu kucaklamak için çağlar aşmalı bir sahiden? Tarihimiz uzun, tarihimiz eşitsiz. Başta dediğim gibi, Atta’nın sorularını çınlatıyoruz hâlâ, bazı duraklarda kalakalanları sarsıyoruz inatla, ama çok yol aştık da geldik elbet bu yere. Bu uzun yolda, koca insanlık tarihimizde, sormaktan, daha iyisini istemekten, reddetmeye cesaret etmekten vazgeçmeyenlere; adını bulmak için yola koyulan kahramanlara selamlar. Koş Atta koş, ormanlar boyu, nehirler boyu koş!
Atta Taş Devri’nin Asi Kızı, küçük bir kızın cesaretle büyüme öyküsünü antropolojiyle birleştirirken dilin akıcılığını hiç kaybetmemeyi, okuruna devrin bilgisini sunarken metni kurguda tutmayı başaran Jolien Janzing kaleminden. Pire ve Diken okurlarının yakından tanıdığı, karakterlerini en başta saçlarda kimliklendiren Linde Faas’ın çizgileriyle Uyurgezer Yayınları tarafından yayımlanıyor. 8-12 yaş okurlar için şahane bir büyüme romanı olan ve Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nun* kurmacadaki izleriyle erken yaşta tanışma fırsatı sunan kitabın çevirmeni, Ömür Akyüzlü Lüker.
*Mitler ve masallarda sıkça karşılaştığımız, bugün de pek çok edebiyat ve sinema metninde izini sürebileceğimiz, çaresizlik içinde çıktığı eve yolculuğunda öğrendikleriyle, büyüyerek dönen kahramanın anlatısını haritalandıran Joseph Campbell kitabı. Atta’nın hikâyesinde olduğu gibi, büyüme romanı (Bildungsroman) kavramı ile birlikte düşünmek ilkgençlik metinlerini çözümlemeye geniş imkân sağlayabilir.
