Aşk, doğum, ölüm. Çocukluk, kardeşlik, dostluk. İnsana içkinliklerine değinmeye gerek dahi yok, hayatımızın orta yerindeler, üzerlerine söyleyecek sözümüz de bol elbet -sorularımızın aksine. Her birini bize öğretildiği gibi düşünüp, yaşamak mümkün -asırlardır öyle yaptı hatta çoğumuz- ama bir başka türlüsü? Neşeden, düşten, bıyık altı gülümsemeli sorulardan yana olanı? Öylesi işte, fena olmaz mıydı?
Mesela dayımız yerli fenerleri ustası olsa, dünyanın öbür ucundaki rengârenk maceralarının sonu hep azılı dalgaları bol, uçsuz bucaksız denizlere açılsa… Uzay çayı içse, kırmızı toplarla oynasa ve kırılan saatleri, bozulan fenerleri tamir etse… Evet, dayılar haylazlık ustaları olarak kuralcı aile surlarında gedikler açar edebiyatta genellikle, ezbere kurguların azıcık dışındadırlar ama bu kitapların dayısı, onun dışarılığı büsbütün ferah, hem kitabın sonuna doğru kalabalık aile fotoğrafına ehlileşmiş gülüş kontenjanından girme ihtimali de yok. Haritaları iyi biliyor bu dayı, o haritalardaki insanları, hayvanları, denizleri, yıldızları. Onlara nasıl dokunacağını, onları nasıl konuşturacağını. Bu da değil yalnızca, onun hayal gücü dörtnala koşuyor yeğeninin çocukluk hafızasında. Özel ruju yalnızca Galapagos Adaları’nda satılan kırmızı dudaklı yarasa balığı, onca neşeli, meraklı sohbetin arasında dayının hikâyelerinden çocuğun yüreğine akıyor.


Oyunlar oynanıyor, hazineler devrediliyor kitap boyunca. Bazen dediklerini hiç anlamasa da, dayı öyle dediyse konu kapanıyor çocuk için, birbirlerine, birbirlerinin hikâyelerine öyle güveniyorlar işte. Duygulara, dünyaya, hayata dair bir dolu meseleyi, onlar hakkında hiç konuşmadan, konuşuyorlar. Dayının kullanmayı pek sevdiği deyimler, söz sanatları henüz kavramanın düzlüğünde olan çocuk için, her biri yeni bir öykü olan anlam verme çabalarına dönüşüyor, gülümseyişle. Bozulan Fenerin Biraz Hüzünlü Hikâyesi ya da Aşk Tutması’nda çocuk bir kardeş bekliyor, dayı haritanın uzak bir yerindeki bir kadına âşık oluyor, hayat herkes için sürprizlerle bezeniyor ve onu düş gücünde çağlatmak, çocukluğu nasıl da aydınlatıyor.

Yırtılan Fotoğrafın Epey Hüzünlü Hikâyesi ya da Dondurmadaki Anneanne’de kardeş doğuyor, âşık dayı uzaklardan dönüyor. Çocuk, kardeşinin oyunlarına karşılık verdikçe okuru onun büyümekten nasibini aldığını görüyor, bir bardak suyla da yanardağlardan lav fışkırtabileceğimizi unutmuş görünüyor. Dayının onlara söyleyecekleri var, dinlerken hissettiklerini düşündükçe çocuğun büyümeye hâlâ çok yolu olduğunu görüyor okur -şart mıdır ve hisler takvim tutar mı, büyüdükçe mi kabul ederiz hayatın döngüsünü ya da kabul edince mi büyürüz gibi pek çok soru da sorulabilir elbet ama yeri de değildir belki de- Ama önce, kardeş çocuk da “efsanelerde geçen, en iyi oyunların, en muhteşem hikâyelerin yaratıcısı” o dayı ile tanışacak. Tanışacak ve dayının verdiği haberi, bir çocuk olarak karşılayacak, evin duvarlarına fırlatılan hüzün toplarına anlam veremeyip soracak: “Anneannem anahtar mı ki kaybolsun?” Birini yitirmenin anlamını kendi dünyasında arayacak, anlamlar içinde anlamlar bulacak ve büyük çocuğun önceki kitapta aradığı doğumun anlamını bu kitapta ölmenin anlamıyla birleştirecek; hayatın döngüsünü, okurunu da yanına alarak, çocukça meraklarla kurcalayacak. O da sözlerin, sözcüklerin anlamları üzerine düşünecek kendince, düz anlamlara mana veremeyip hayal gücünü işe koşacak, kendi anlam hikâyelerinde büyüyecek.


Hacimli kavramları onlara kıkırdayarak nanik yaparak anlatan kitapların, onlar hakkında ciddiyetle düşünenlerce yazılıp çizildiğini düşünenlerdenim. Hayatı ve çocukluğu ciddiye almak, düşünmenin çalakalem hâlleriyle uyuşmaz bence çünkü. Gündelik insan temaslarından konuşulması zor yitim öykülerine dek her türden deneyimde aşina olunandan başka türlüsünü aramak; anlarımızı, anılarımız ‘üstesinden gelme stratejileri’ne kurban etmeden kabullenip yaşamak, sormakla, düşünmekle mümkün. Söz ettiğim kitapların en başta adlarıyla sorular armağan ettiğini düşünüyorum okuruna. Serinin yazarı Olcay Mağden, bu upuzun kitap adlarını hayatın da upuzun bir yolculuk olduğuna inandığı için seçtiğini söylemiş bir kitabın sonunda. Karakter adlarından duyguların temsiline başka pek çok soru var okur için, düşünüp bulmalı olası yanıtları.

Ben en çok ailenin temsilini sevdim sanırım bu seride. Yok baba, çocuklarıyla birlikte düşünen anne, motosiklet kullanmaktan Boğaz’ı yüzerek geçmeye dek bir dolu heyecan verici işe imza atmış anneanne ve kimsenin çocuklarla ilişkisine katı gerçekliğe davet ederek müdahalede bulunmadığı hayal gücü denizi kaptanı dayı. Dede? Evet, o da yok görünürde*. Üzerinde toplumsal uzlaşı sağlanmış aile modellerinden uzaktaki bu kurgudan, çocuklara büyüyüp hikâyelerden uzaklaşmayı salık veren öğütler çıkması beklenemezdi elbette. İnsan doğar, hayallere inanır, büyüdükçe tökezler, aşka tutunur ve ayakları yerden kesilir, hayallere eskisi kadar inanmasa da onları kurmaktan asla vazgeçmez, kendisi olmanın yollarını arar ve umarım bularak, mutlu olarak yiter. Duygudan duyguya koştuğumuz, onlar hakkında konuştuğumuz -ya da konuşmamız gereken- bir şey hayat, onu sıkıştırıldığı kalıplardan uzakta, dalgası bol denizlerin yıldızlarını tanıyarak yaşamak güzel olanı. Yolculuğumuza yoldaş olan upuzun adlı kitaplarımız çok yaşasın.

Ve Ceylan Aran bu karakteri öyle sahici resmetmiş ki, bu hayalci dayının bıyıkları Arkadaş Z. Özger’e devroldu zihnimde, şiir bile dinledim sesinden o çocuğa kanguru kesesindeki maceralarını anlatırken, bayıldım çizgilerine.
Bozulan Fenerin Biraz Hüzünlü Hikâyesi ya da Aşk Tutması ile Yırtılan Fotoğrafın Epey Hüzünlü Hikâyesi ya da Dondurmadaki Anneanne, Olcay Mağden tarafından yazılıp Ceylan Aran tarafından resimlenmiş ve Çınar Yayınları tarafından yayımlanıyor. Kırılan Saatin Hiç de Hüzünlü Olmayan Hikâyesi ya da Uzayda Nasıl Çay içilir? ise, serinin başında abi kardeş ilişkisine bakıyor, yukarıda söz ettiğim kitaplarda onların yolculuğunun başına dönüyoruz.
*Yazıda söz ettiğim iki kitabın ışığında konuşuyorum bu cümlede.