Yazı kategorisi: Okul Dönemi - 7+, Okul Dönemi - 9+

“Tek Yapman Gereken Onu Kulağına Dayamak Evlat”: Jakob’un Deniz Kabuğu

Jakob gözlüklü, çilli, biraz da sıska bir oğlan. Ve onu ilk kez, kulağına dayadığı deniz kabuğundan ses gelmeyişine söylenip dururken görüyoruz. Azıcık bilge duruşlu, azıcık da şaşkın bakışlı. Görseniz siz de anlarsınız, Jakob’un başına gelmesi çok muhtelemen bir derdi aynadaki aksinde taşıdığını. Doğru, onu görmeden söylediklerim anlam kazanmadı zihninizde. Biraz daha anlatayım öyleyse onu size…

Belki de önce kulağına yapıştırıp durduğu deniz kabuğunun hikâyesini. Bu kabuğu Jakob’a deniz kabukları hakkında şahane cümleler kuran Kamphus Dede vermiş. Yaz tatillerini geçirdikleri pansiyonun sahibi bu adam, karadan bir gün olsun ayrılmamış bir ada sakini olsa da, denize dair her şeyi bilir gibi yaşayıp konuşuyormuş, hatta “ihtiyar bir deniz kurdu gibi tükürmekte usta.” Jakob onu, bahçesini, eski mesleğini, denizi sadece izleyerek onun hakkında büyük büyük laflar edişini -ve genellikle de haklı oluşunu- öyle güzel anlatıyor ki, görmek de anlatmak da yetmez, okumanız lazım. 

Hayal kırıklığı ya da öfkeyle sonuçlanan denemelerine rağmen, kendisine denizin seslerini hatta görüntüsünü getirmesini umduğu kabuğu kulağında, kumsalın kenarındaki direkli çıkıntıya tünedi Jakob. Ortalık sakindi, diğer çocuklar henüz ortada yoktu ve “gökyüzünde buluttan yelkenler sönük bir şekilde asılıyordu.” Sessiz sakin kumsal, usulcacık güneş, yumuşacık bulutlar, kulağında bir hayal… Ne güzel görünüyorsun buradan bakınca Jakob. Derken… O ses! O ses, bu dingin tablonun ortasına saplanıp beş parçaya böldü sanki onu. 

“Hey, hırbo! Bekle ezik: Geliyorum!!!”

Gelen Jonas’tı, Jakob’un sınıf arkadaşı, zorbası, belalısı. Talihin böylesi, bu sakin adada, deniz kabuklarının bile sessizlikten yana olduğu bu ferah koyda, Jakob’a doğru ilerliyordu, şaşkın ama muzaffer bir edayla. Okul günlerinde, sokakta, parkta, sınıfta, nerede sıkıştırırsa artık, Jakob’a yapmadık eziyet bırakmayan Jonas, hızlı hızlı tırmanıyordu merdivenleri. Tırmanmaya çalışıyordu daha doğrusu, çünkü Jakob, Jonas’a ancak içinden, çok ama çok sessiz bir şekilde “şişko” diyebildiğinden, biz bunu ancak onu izlerken öğrenebiliyorduk. Ve fazlasını… Jonas merdivenleri kan ter içinde tırmanadursun Jakob bir bir geçiriyordu aklından, kendisine edilenleri ve elinden hiçbir şey gelmeyişini. Bir soru bekliyordu bu sayfalar boyunca okuru: Gerçekten elinden bir şey gelmemiş miydi Jakob’un? O sessizce durup olanları sakladıkça Jonas daha da şiddetle gelmişti üstüne, bu doğru. Jakob, onunla ‘anladığını dilden konuşmayı’ seçmemişti, bu da doğru. Ama ya, en kritik anlarda yaptığı tercihler? Jakob’un tutumu, maruz kaldığını akran zorbalığından çıkarıp doğruda durmanın büyük eşiğine taşımış olabilir miydi? Burada da gördüklerimi anlatmam yetmez, okumanız lazım. 

Tırmandı merdivenleri Jonas ve hızla kapıverdi Jakob’un kulağına dayadığı deniz kabuğunu elinden. Bu “müthiş gerzek cep telefonu” artık ona lazımdı! Lazımdı eğlenmek için, lazımdı Jakub’a yeni bir zorbalık etmek için… Kumsalın ucunda, daracık ve kendine bile hayrı dokunmayan bir çıkıntının üzerindeydiler. Jakob aşağı atlayamacağı kadar yüksekte,  merdivenin başındaki Jonas’ın ise hiç niyeti yok yerinden kıpırdamaya. Gördüklerimden anlatabileceklerimin hepsi hepsi bu, belki birkaç sayfa eder, peki ya kalanı? 

Jakob baktı yere, baktı göğe, baktı merdivenin ucundaki minik engele, düşündü düşündü ve dayadı Jonas’ın “zamazingo” dediği deniz kabuğunu kulağına, başladı işittiklerini anlatmaya. Denizin binbir hikâyesi, korsanları, dalgaları, kazaları, balıkları geçti dilinden; genişledikçe genişledikçe deniz, daraldıkça daraldı oturdukları çıkıntı. Anlattıkça anlattı Jakob, şaşakalıp dinledi Jonas. Bu öykü, Jakob’un deniz kabuğunun fısıldadığıdır. En dar anlardan uçsuz bucaksız düşlere açılan kapının, bir sese gizlenişi. 

Jakob’un Deniz Kabuğu, zorbalık, hayalperestlik, cesaret ve erdem üzerine bir öykü. Sırtını dayadığı düşten alıyor gücünü. Jonas’ın zorbalıklarının, dilindeki kılçıksızlığın öylece öyküye girivermesini sevdim en çok çünkü bunları yumuşatmaya çalışmanın Jakob’ların gerçeğine haksızlık olacağını düşünüyorum. Jonas’lar var, hiç de az değiller, kuytulara gizledikleri yaralarını sınırsızca savurabildikleri dilleriyle, elleriyle örtüyorlar. Jakoblar var, hiç de az değiller, gözlüklerinin ardından bakıyorlar dünyaya ama onlar olmadan da görüyorlar ufukta beliren küçücük izleri, derine bakmayı onlara dışlanmak öğretti. Jakob, tatlı ve cesur bir hayalperest, zorbayı akıl ve duyguyla dize getirmeyi iyi biliyor. Yüzme bilmeyen bir korsanın öyküsünü ancak onun gibi çocukluğun bilgeliğini yakından tanımış biri anlatabilirdi. Yakmadan ısıtan güneşi, göğe puf puf dizili bulutları, dalgasız deniziyle, okurunun burnuna kumsal kokusu dolduran bir öykü Jakob’un Deniz Kabuğu. Ve zorbalığın mağduru, faili ya da izleyicisi (temassız geçiş ihtimali nedense mümkün görünmedi bana) olan okura, maruz kalmayı kendin olmaya kaybetmemenin sırrı hakkında parıldayan sorular armağan ediyor. Daya kulağını kitabına sevgili okur, sana anlatacakları var bu tatlı kabuğun. 

Jakob’un Deniz Kabuğu, Jens Sapschuh tarafından yazılıp Julia Dürr tarafından resimlenmiş ve Suzan Geridönmez’in çevirisiyle Ginko Çocuk tarafından yayımlanıyor. 

Yorum bırakın