Yazı kategorisi: Okul Dönemi - 7+, Okul Dönemi - 9+

Çocuklarını Bulacak Bulutlar Ülkesi: Yeryüzü Güvercinleri

“O sabah Feramuş Dede’nin sesi gelmedi yan bahçeden. ‘Şekerlerimi almak isteyen yok mu?’ sorusunu sormadı kimse.” Bu cümleyle başlıyor Yeryüzü Güvercinleri, her sabah günlerinin “şeker gibi parlak” geçmesini dileyen neşe yoldaşı bir yaşlı komşuyu -nicesiyle birlikte- yitirdiğini bilen Leyla’nın yasıyla. Ve Leyla biliyor ki, Feramuş Dede ne ilk ne de son. Ölümün hanelere takvimle gelmediği, kapıyı usulca çalmadığı bir ülkede doğduğunun bilincinde.

Leyla, can dostu Samar, Aişe, Yasir… Hepsi ölümün büyük gürültülerle gelişine alışkınlar; kardeşlerini, anne babalarını, komşularını, arkadaşlarını yıkıntılar altında bırakarak hayata devam etmeye çabalamaya, gidenlerin dönmemesine, dönenlerin bedenlerindeki kurşun izlerini görmeye. Alışkınlar. Ne garip çınlıyor bu kelime, değil mi? Çocukların bunlara alışkın olması, çocukların bunlara alışkın olduğunu söylemeye alışmak, zamanla. Ama evet, alışkınlar, sırf haritanın üzerine yükseklerdekilerin gölgesinin düştüğü bir yerinde doğdukları, yağmalanan toprakların çocukları oldukları için. Böyle büyüdükleri için de, tıpkı balıkçı Ümmü Gülsüm gibi, direngen yetişkinler oluyorlar çoğunlukla. Bomba sesleri durduğu an, hayatı umutla, maharetle yeniden kurmaya başlıyor elleri. Evleri onarmaya, yaraları sarmaya, pazarlara doluşmaya, okul yoluna düşmeye devam ediyorlar; çünkü yaşamanın kalanın gidene borcu olduğunu bilmekten ibarettir bazen çabalamak. Kimi gün “gerekirse kuşlar gibi kanat takarak” dünyanın başka yerlerine, hayatın böyle başlamadığı sabahlarına gitmeyi düşleseler de evlerine umutla bağlı çocuklar, bu çabayı biliyor. 

Çocuklar biliyor, çünkü çocukluk hep arafta. “Bulutları tutacağım, Leyla.” diyor bir odun parçasıyla bile çok güzel resimler yapabilen Samar örneğin. Düşlerin sonsuz çayırında koşturuyorlar birlikte: bulutları tutmak, kuş olup göklerde uçmak, daldan dala konmak… Sonra incecik bir ses, sonra dev bir sarsıntı, sonra toz bulutları, sonra yakarışlar, sonra oradan oraya koşturup sevdiklerini aramalar, sonra yas, sonra yeniden ayağa kalkmalar, sonra umut, sil baştan. Sonra çocukluk düşlerinin küçüle küçüle bir duvar dibine yanaşması, kimseler görmeden biraz ip atlama telaşına sığışması ama o yangın yerinin içinde dahi hep ışıldaması, hep kendi adına yakışır yeşermesi. 

Çocuklar bunu biliyor ve Leyla kısacık ömründen birkaç günü anlatıyorken biz de onunla birlikte öğreniyoruz. Bir gün yeniden duyuyor o sesi Leyla, can arkadaşı Samar yanında değilken, annesi ve kardeşleri için un aramaya gitmişken, kendisini çok yalnız hissederken, gözleri önünde taklalar atıyor bilip tanığı dünya. Bir tanıdık el uzanıyor ona doğru, koca toz bulutunun ortasında iki küçük çocuk birbirlerine tutunarak evlerini, ailelerini aramaya başlıyor. İki uzak okul arkadaşı, Leyla ile Yasir, kalpleri aynı heyecanla atarken yoldaş oluyorlar birbirlerine. Leyla’nın bakışından, bir yıkıntıya dönüşen mahallesini, koridorlarında çocukların uyuduğu hastaneleri görüyoruz. Sonra yeni yerlere yolculuğunu, sonra bekleyişlerini, meraklarını, hikâyesinin başka hikâyelere karışmasını, Samar’a kavuşma telaşını, umut kestiklerinin haberleriyle yüzünün gülüşünü… Çocuklar biliyor, hayata yeniden sarılmayı.

Çocuklar biliyor, evet ve çocukluğun yekpare bir deneyim olmadığını çok iyi bilen Çiğdem Sezer, bilen çocukların öyküsünü, bilmeyenlere anlatıyor. Çocuklar -artık- biliyor. Yeryüzü Güvercinleri’ni elime ulaştığı gün okuyup bitirmiştim. Ara ara yazdım çizdim üzerine, okudukça sildim sonra. Dürüst olmak gerekirse, ne söylemek istediğimi gayet iyi biliyor fakat nasıl söyleyeceğimi seçemiyorum bir türlü. Savaşı kendi gerçeğiyle anlatan başka çocuk kitapları da okudum elbet, çok çok severek hakkında uzunca yazdıklarım, her fırsatta anlattıklarım da oldu. Bu kez söze nereden başlayacağımı bilmeyişimin sebebini buldum bir süre sonra: Yeryüzü Güvercinleri bir çağ şahitliği idi. Anlatılan aradan geçen zamanda sindirilmemiş, gerekirse hesaplaşılmamıştı onunla. Görüp bilmeme ihtimali yok üstelik, öylece duruyor, dönüyor gözümüzün önünde yıkımın fotoğrafı. Düne saygı ya da öfke duymak, onunla korunaklı bir mesafeden konuşmak -ve onu konuşturmak-, kolay değil belki ama anlatıya daha geniş alanlar açtığı yadsınamaz. Tarihin büyük kitlelerin durduğu tarafında durarak ses vermek, yazarın kelimelerini daha hür kılıyor kuşkusuz. Yeryüzü Güvercinleri’nde beni asıl etkileyen de buydu, her saniyesine ‘canlı’ olarak tanıklık ettiğimiz bir saldırıya, tam da o anda ve bir çocuk romanında böylesine duru bir tarafgirlikle ses olmak… Okuruna gerçeği anlatmak, işaret etmek gibi amaçlarla yola çıkmış bir kurgudan değil, Leyla’nın gerçeğiyle hemhâl olmaktan söz ediyorum. 

Sıklıkla yetişkinlerin kaygılı gölgesinin çocuk edebiyatının üzerinden eskilmeyişi hakkında yazıyorum. Bu gölgenin çocuk imgesi, korunaklı yaşam alanına, geniş eğitim olanaklarına, sağlıklı ebeveyne, gelecek güvenceli bir hayata sahip. Bu refah dolu hayata doğmuş çocuğun biricik derdi, büyüme sancısı ya da ailesinin üzerinde kurduğu denetimin aşırılığı (bu steril çocukluk kurgusuna dair fikirlerimi Necati Tosuner’in Dur Bakalım Petek’i hakkında yazarken detaylandırmıştım, dileyenler göz atabilir:  https://oggito.com/icerikler/-bilenler-bilmeyenlere-soyle-anlatacak-dur-bakalim-petek/69250 ) Çocuk okurun da bu imgeyle eşleştiği kavrayışta çocukluk çoğunlukla, çevresinde akan hayattan, dünya derdinden azade, yetişkinlerin görmediğini düşündüğü hiçbir şeyi görmüyor, duymamasını istediğini duymuyor. Kitaplarda da yazmayınca gerçek, elbette okunmuyor. Çocukların savaş dâhil, olup biten her şeyi görebilecek imkânlara sahip olduğuna dair verileri bir kenara bırakıp şu soruyu soralım isterim: İçine doğdu çağda, üstelik yanıbaşında süregiden bir savaş, çocuktan neden saklanmalıdır? Fanusunu kırma ihtimalinden gelecekten korkmasına dek pek çok yanıt verilebilir bu soruya elbet ama gerçek, biz ondan söz etmeyince gerçek olmaktan çıkar mı? Ya da nerede başlar, biter gerçeğin sınırları? Yaşta mı, örneğin? Gerçek, yetişkinlerin dünyasına mı aittir bu durumda? Coğrafyada ya da? Haritanın bir köşesinde sona erebilir mi gerçek? Gerçeğin çocuk edebiyatında yer alış biçimini bu sorularla düşünürken, Yeryüzü Güvercinleri’ni yıllar sonra da aynı yerde anacağız bence: doğruda.   

Metin okuruna sabit bir zaman ya da mekân sunmasa da, hikâyesini okuduğumuz insanların adları, ninnileri, yemekleri, sokakları, oyunları; kültürleriyle yanıbaşımızda, bugünde yaşadığını her satırda anlıyoruz. Ama Sezer, aramızdaki bağı, bu yakınlıkla ilişkilendirmek ya da Leyla’nın hikâyesinde kendimizden ihtimal arama kaygısı doğurmak yerine yalnızca gerçeğin patikasında ilerlemeyi seçiyor. Bombalara, silahlara, kayıplara, korkulara çocukluğun gözünden bakarken Leyla’nın herhangi bir çocuk olduğunu biliyoruz fakat ülkesini korumaya giden abilerin cesaretinde, hastane koridorlarında çocukları dizlerine yatırarak sakinleştiren Eman Nine’nin ninnilerinde (Leyla’nın ve diğer tüm güvercinlerin hayatla bağını hep bu koridorla hatırlayacağım sanırım), başka bir ülkede açılan gözlere değen sıcak bakışta, susarak aynı dili konuşmada biliyoruz ki, anlatılan Leyla’nın, Aişe’nin, Yasir’in, görmezden gelinenin hikâyesi. Zaman- mekâna konulan bu işaret, kurguya dair tercihten çok gerçeğin tarafında olmakla çıkıyor karşımıza metin boyunca. Yaşanan vahşetinin boyutunu geride durmadan anlatıyor kitap ama okurunun kim olduğunu hiç unutmadan, en zor anların ardından umuda kapı aralayıp yol boyunca iyi insanlığın taşlarını dizerek…

En ağır anların içinden sızıp geliyor çocukluk roman boyunca. Çiğdem Sezer, gerçeği olanca sarsıcılığıyla anlatırken, Leyla’nın gözüyle görmeyi asla bırakmıyor. Siren sesleri gölgesinde ip atlama telaşına düşmek, toz duman içinde doğum günü buluşmasının iptaline üzülmek de çocukluktandır, çünkü yalnızca hayata kanca atma yolları değil, umuttan doğan neşenin takvimin ilerleyen zamanlarına devrolamadığı bilincindendir de bunlar. Savaşın, savaş gölgesindeki çocukluğun etkisine yalınkat bir bakış değil Yeryüzü Güvercinleri, dünyanın gerçeğe sırtını döndüğü çağda, “Korkmuyorum anne.” diyen Leyla’nın korkusuzluğunun kaynaklarını katman katman açarak derinleşen bir metin. 

Çocukluk, çocuk kitaplarından söz ederken sıkça başvurduğumuz hayal ormanında yeşermiyor her zaman. Her çocuk korunaklı evinin mutfağında sütünü içerek başlamıyor güne, gittikçe büyüyen bir yıkımın ortasında kaybolan ailesini ararken bir günde büyüyen çocuklar da var ve bu çocuklar birbirini tanımalı. Evet, hayatı kitaplardan öğrenemeyiz belki ama dünyanın kendisinden ibaret olmadığını anlamanın, insanlığın parçası olduğu hissetmenin, başkasına zarar vermekten imtina etmenin, dahası başkasının yarasını sarmayı görev saymanın, gerçeğin tarafında durmanın, umudu büyütmenin yolları, bu patikalarda yürüdükçe çoğalıyor. 

“Çizdiğim tüm kuşlar gelip içime kondu. Kanatlarımı çırpmak, uçmak istiyordum. Uçup annemle kardeşlerimin yanına gitmek…” Bu cümleler Leyla’nın ağzından büyük kaygılarla kıvrandığı hasta yatağında çıkıyor. Öncesinde savaşın seslerine, kokularına, dehşetine, en yakınlarını kaybetmenin yasına, kimsesizliğin korkusuna dair çok şey işitiyor okuru ondan ama Leyla’nın ve ülkesinin hikâyesini, savaşın çocukluğa ettiklerini bu cümleden okumayı seçiyorum ben. Savaşı onu görmemiş bir çocuğun zihninde travmayla eşleşeceği kabulüyle yorumlamanın bu cümlede saklı gerçeği bağlamdan koparmak olduğunu düşünüyorum çünkü. Savaş ya da şiddet, çocuğun kitaba, habere, oyuna erişimini kısıtlayarak soyutlanabileceğimiz bir travma odağı, bilip tanıdığımız hayata ötelerden sızabilecek köksüz bir tehlike değil, içinde yaşadığımız anda, sürekli yeniden üretilen bir gerçek. Ve gerçek, biz ona sırt çevirdiğimizde yol olmuyor. Bitirirken, tekrara düşmek pahasına, yinelemek istedim bunu. 

Yeryüzü Güvercinleri’nin her satırında Çiğdem Sezer’in şairliğini duydum, onun edebiyatıyla erken yaşta tanışan okurların ne şanslı olduğunu düşündüm durdum. Kitapta çocukların kuşları çağırır gibi mırıldandıkları o şarkıyla son bulsun bu yazı:

“Evimsen al beni de. 

Ülkemsen koru kolla.

Sığınsam koynuna,

Annemin kokusuyla.

Al beni kucağına.

Ülkemsen bul beni,

Bu koyu karanlıkta.”

Çocukların bulutları tuttuğu hayallerinin çoğaldığı, neşeyle uyandıkları bir dünyayı kurma umuduyla…

Çiğdem Sezer’in kaleminden Yeryüzü Güvercinleri, onca zorlu an, onca zor duyguyu hem çok duru hem de çok vurucu biçimde anlatan Büşra Kaygın Gafarov’un çizgileriyle Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanıyor.

Yorum bırakın